DUYURU PANOSU

** DUYURULARIMIZ SÜREKLİ GÜNCELLENMEKTEDİR ** Ak Parti Olarak Başlatılmış Olan.. ÜYEMİ TANIYORUM ETKİNLİĞİNE DAVETLİSİNİZ... 14 Ekim 2014 Salı Günü Saat 14.00 te... Yurt Mahallesi... Doğalpark Balo Salonunda Görüşmek Üzere... Çıkın Çıkın Gelin...** 15 Ekim 2014 saat 13:00 Ak PArti Adana Çukurova İlçe Binasında Mahalle Yönetimi Toplantımız vardır ** ........... ** ------ ** ...................**.......... *.............**.........**.........**

12 Haziran 2012 Salı

Said Nursi ve Sürgün Dönemi Risale-i Nurları


Said Nursi ve Sürgün Dönemi Risale-i Nurları


12 Haziran 2012 Salı
Sevgili Okurlarım;
Ülkemizde o kadar çok sürgünler olmuştur ki zamanına göre haklı görülen sürgünler pek çok kişinin de yaşamından alıp götürmüştür. Bu yazımda sürgünde yaşananlarıyla ele alacağım kişi olan ve bunlardan biri olan Said Nursi’yi ele alacağım. Yazımda klasik yazılımlarla hayat hikayesini anlatan bir yazı yazmayacağım. Sürgünde yaşadıkları, hissettikleri üzerinde duracağım. Sürgün acı, sürgün ölümden beter…
‘Ekmeksiz yaşarım hürriyetsiz yaşayamam’
Risale-i Nur müellifi Said Nursi 83 yıllık ömrünün büyük bir kısmını Sibirya’da esaret, Türkiye’de de hapis ve sürgünle geçiren Said Nursi, 130 parçadan ve 6 bin sayfadan teşekkül eden Risale-i Nurları sürgün dönemlerinde yazdı.
Bediüzzaman Said Nursî, İkinci Meşrutiyet ve Cumhuriyet döneminin önde gelen İslam mütefekkirlerinden biridir. 6000 sayfaya ulaşan ve 130 parçadan teşekkül eden Risale-i Nur’un müellifi olarak tanınan Said Nursi’nin yüzbinlerce seveni bulunuyor. Bazı çevreler tarafından Nurculuk Akımı olarak nitelendirilen Risale-i Nur hareketinin bir cemaat mı yoksa bir tarikat mı olduğu ise hala tartışılıyor.
Ölümünden sonra Risale-i Nur talebeleri belli başlı parçalara ayrıldılar. Bir kısmı siyasete de katılarak Adalet Partisi ve özellikle Süleyman Demirel’i desteklerken, 12 Eylül’den sonra bir kısmı da Turgut Özal’ı desteklediler. Risale-i Nur talebelerinin önemli bir kısmı da gündelik siyasetten uzak durmayı yeğlediler.
Nur Talebeleri artık gündelik bir gelenek haline getirdikleri risaleleri okumaya ve okutmaya devam ediyorlar. Başlı başına bir fenomen olan Said Nursi ve risaleleri dünyanın çeşitli ülkelerinde müslüman ilim çevreleri tarafından da ilgiyle incelendi. Sözkonusu risaleler son 20 yılda bilimsel mercek altına alındı. Eserleri başta Arapça, İngilizce, Almanca ve Rusça olmak üzere 20’yi aşkın dünya diline çevrildi. Nur Risaleleri Türkiye’de en fazla satılan eserler arasında yer aldı. Said Nursi hakkında uluslararası sempozyumlar düzenlendi.
İlme doymayan bir delikanlı
1877’de Bitlis’in Hizan kazasına bağlı İsparit nahiyesinin Nurs köyünde dünyaya gelen Said Nursi 23 Mart 1960’da Şanlıurfa’da vefat etti. Küçük yaşlardan itibaren klasik medrese eğitimi alan münazaracı kişiliğiyle tanınıyor. Yetiştiği dönemde medrese hocalarıyla yaptığı tartışmalarda kendini kabul ettiren Said Nursi sevenleri tarafından Bediüzzaman Said-i Nursi olarak nitelendiriliyor. Bediüzzaman, çağının benzeri olmayan güzelliği anlamına geliyor. Küçük yaşlarda pek çok hocadan ders adlı, sık sık medrese ve hoca değiştirdi. Bu dönem içerisinde, Kur’an-ı Kerimi hatmedip, medrese usulünün başlangıç kitaplarını okudu.
Ders aldığı ünlü hocalar arasında Hizan Şeyhi olarak anılan Seyyid Nur Mehmet Hoca ile Arvas bucağında Şeyh Emin Efendi, Bahçesaray’da Mir Hasan Veli de bulunuyor. 15 yaşında Ağrı’ya bağlı Doğubayezid’e gidip, gündüzleri Bayezid Medresesi Şeyhi Mehmet Celali’den ders alan Said Nursi, geceleri de ünlü Kürt edibi Ahmet Hani’nin türbesinde kaldı.
Düşünce dünyasında ilk değişim
Doğubayezid’de geçirdiği üç aylık dönemde medrese eğitiminin temel kitaplarından olan seksenden fazla kitabı inceleyen Said Nursi, icazet alarak Doğubayezid’den ayrıldı. Van’da bulunduğu yıllar Said Nursi’nin düşünce dünyasında önemli değişimlerin meydana geldiği bir dönem oldu.
Bir gazeteden okuduğu İngiliz Sömürgeler Bakanı Gladstone’un Avamlar Kamarası’nda “Bu Kur’an Müslümanların elinde kaldıkça biz onlara hakim olamayız. Ya Kur’an’ı ortadan kaldırmalıyız, ya da Kur’an’ı onlardan soğutmalıyız” şeklindeki sözleri genç Said Nursi’nin içinde fırtınalar kopardı. Bir bakıma hayatını Kur’an’ın anlaşılmasına vakfetmesine Gladstone vesile oldu.
İlk sürgünü 19 yaşında
1889’da Siirt’te yerel din alimleri ile münazaraya giren Said Nursi ile diğer talebeler arasında kavga çıktı. Sözkonusu münazara Said Nursi’nin hem yanında kama taşımasına hem de Molla Said-i Meşhur olarak anılmasına sebep oluyordu. Cevval, münazaracı ve sözünü sakınmayan bir genç molla olarak sivrilen Said Nursi 19 yaşında iken Mardin Mutasarrıfı’nın emri üzerine elleri bağlanarak, jandarma gözetiminde şehir dışına gönderiliyor. Mardin’den Bitlis’e götürülen Said Nursi, Bitlis’te jandarmaya teslim edilir.
Bu onun ilk sürgünüydü. O yıllarda Molla Said olarak anılan Said Nursi, Bitlis’te Vali Konağı’nda ikamet etti. Ömer Paşa tarafından himaye edilen Said Nursi’ye Vali Konağı’nda özel bir oda tahsis edildi. İki yıl kadar Bitlis’te kaldıktan sonra Van Valisi Hasan Paşa’nın daveti üzerine Bitlis’ten ayrıldı.
Burada Vali Konağı’na yerleştirildi. Vali Konağı’ndaki ikameti Vali İşkodralı Tahir Paşa zamanında da devam etti. Said Nursi Van’da kaldığı dönemde fen bilimleri, tarih ve felsefe eserleri okuyarak günlerini geçirdi.
Doğu’da büyük üniversite
Said Nursî medrese eğitimi dışında fen bilimlerini de dini meselelerin anlatılmasında kullandı. Öte yandan çağının fikir hareketlerini de takip eden Said Nursi, toplumsal sorunlara da ilgi gösterdi. Daha o yıllarda içinde yetiştiği bölgenin sıkıntılarını gören ve sorunların temelinde eğitimi gören Said Nursi, doğuda dini ilimler ve fen bilimlerinin birlikte okutulduğu bir büyük medrese, bir üniversite hayali içinde yaşadı. Bu amaçla 1907 yılında İstanbul’a giden Said Nursi, Medresetü’l-Zehra adını verdiği ütopyası için girişimlerde bulundu, bu konuda Sultan Reşat ile görüştüğü Van’da üniversite kurulması için Sultan’dan ödenek sözü aldığı rivayet ediliyor.
Ancak dönemin hükümeti Said Nursi’nin projesine pek de sıcak bakmadı. Öte yandan çevresinde oluşan sempati çemberi ve bir takım teşebbüsleri Said Nursi’nin takip edilmesine neden oldu.
Bitlis’i savunurken Ruslara esir düştü
1910 yılında Van’a dönen Said Nursi, Şam’a davet edildi. Şam Emevi Camiinde yaptığı konuşmada İslam dünyasının sorunları hakkında düşündüklerini açıkladı. Bu konuşması 1911’de ‘Hutbe-i Şamiye’ adıyla yayınlandı. Ondan önce de ‘Münazarat’ adlı eserini yazdı. Şam’dan ayrılarak İstanbul’a gitti ve aynı yıl içerisinde Sultan Reşad’ın, Üsküp’te yaptırılmak istenen üniversitenin temel atma törenini de içeren Rumeli seyahatine doğu illerini temsilen katıldı.
Balkan savaşları sebebiyle yarım kalan bu projenin doğuda gerçekleştirilmesi için Padişahı ikna eden Said Nursi 1912 yılında İstanbul’dan ayrılarak tekrar Van’a döndü. 1913 yılında ‘Medresetüzzehra’ adını verdiği üniversitenin temelini Van Valisi’yle birlikte attı, ancak Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla beraber öğrencileriyle birlikte cepheye gitti ve uğruna çok çaba sarf ettiği üniversite projesi de savaş sebebiyle yarım kaldı. Said Nursi, talebeleriyle birlikte gönüllü milis alayları teşkil etti. Savaş sırasında ‘İşaratü’l-İ’caz ‘ isimli tefsir kitabını yazmaya başladı. Pek çok talebesi şehit oldu ve kendisi de 1916’da Bitlis’i savunurken Ruslara esir düştü. Yaklaşık iki buçuk senelik esaret hayatı 1917 Ekim Devrimi’nin meydana getirdiği karışıklık sırasında firar etmesiyle son buldu.
Sibirya, Berlin, Varşova ve Sofya üzerinden 1918’de İstanbul’a geldi. İstanbul’da devlet ricalinin ve ilim çevrelerinin büyük bir ilgisiyle karşılanan Said Nursi, Mehmet Akif Ersoy’un da içinde olduğu Darü’l-Hikmeti’l İslamiye azalığına tayin edildi.
İstanbul’da bulunduğu yıllarda Nokta, Sünuhat, Lemaat, Katre, Habbe, Zerre, Şemme adlı risalelerini yazdı ve bunlarla birlikte yirmi iki eserini bastırdı. Bu eserler arasında daha önce yazdığı mantık ilmine ait Kızıl İcaz ve İşaratü’l-İ’caz adlı tefsiri de yer alıyor.
‘İSTİBDADI NERDE GÖRSEM TOKATLARIM’
İstanbul’un fikir çevrelerinde yer alan Said Nursi, Fatih Malta’daki Şekerci Han’da ve Fatih Camii’nin İtfaiye’ye açılan yol üzerindeki Reşadiye Han’da ikamet etti. Bu mekanlar dönemin fikir tartışmalarının yapıldığı mekanlardı. Malta’da Şekerci Han’da kalırken, İstanbul’un ileri gelen alimleriyle görüşmeler yapan Said Nursi, kapısına “Burada her soruya cevap verilir ancak soru sorulmaz” diye yazarak dikkat çekti.
Dönemin ünlü fikir adamları olan Mehmet Akif, Eşref Edip gibi isimlerle arkadaş olan Said Nursi, çeşitli gazetelerde yazdığı makalelerle, meşrûtiyet tartışmalarına katılmış; meşrûtiyetin İslam’ın ruhuna uygun olduğunu dile getirmişdi. Said Nursi, “İstibdatın her nevine karşıyım. Onu nerede görürsem tokadımı vururum. Bence en kötüsü ilmi istibdattır. Ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam. İman ne kadar gelişirse hürriyet de o kadar parlar. İşte asr-ı saadet” sözleriyle meşrutiyet hareketine açık destek verdi. Hürriyet ve meşrutiyetin İslam’a aykırı olmadığını, tam aksine istibdat ve mutlakiyetçi yönetimlerin İslama aykırı olduğunu dile getirdi.
Meşrutiyet’in ilanının üçüncü gününde İstanbul’da meşrutiyete sahip çıkan bir nutuk okudu. Aynı nutku Selanik Hürriyet Meydanı’nda da tekrarladı. Said Nursi’nin İstanbul’daki ilk yıllarını Eşref Edip, “O zamanlar hemen her gün idarehaneye gelir; Akif’ler, Naim’ler, Ferit’ler, Izmirli’lerle birlikte saatlerce tatlı tatlı musahabelerde bulunurduk. Üstad, kendine mahsus şivesiyle yüksek ilmî meselelerden konuşur, onun konuşmasındaki celadet ve sehamet bizi de heyecanlandırırdı” sözleriye anlatıyor.
Divan-ı Harp’te yargılandı
İstanbul’da gün geçtikçe daha fazla tanınan Said Nursi’nin adı 31 Mart Olayı’na karışıyor. 1909’da patlak veren ve II. Abdulhamid’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan 31 Mart olayında yatıştırıcı bir rol oynamasına rağmen, idam talebiyle Divan-ı Harp’te yargılandı. Suçsuz olduğu anlaşılarak mahkemede beraat eden Said Nursi, Divan-ı Harp Mahkemesi’nde yaptığı savunmasını daha sonra ‘İki Mektebi Musibetin Şehadetnamesi’ adıyla yayınladı. Aktif ve coşkulu bir kişi olan Said Nursi 1913’te Batı Trakya hareketi olunca talebeleriyle birlikte derhal Teşkilat-ı Mahsusa’nın emrine girdi, Kuşcubaşı Eşref’in başını çektiği Batı Trakya Hükümeti’nin kuruluşunda rol oynadı.
Gönüllü ‘Nur postaları’ devri
Said Nursi’nin Çam Dağı’nda üzerine ev yaptığı katran ağacı daha sonra talebeleri tarafından korumaya alındı. Kendi hayatını Eski Said ve Yeni Said olarak ikiye ayıran Said Nursi, Burdur sürgünüyle birlikte hayatının geri kalan kısmını Risale-i Nur’un yazımıyla geçirdi.
Rusya’daki esaret hayatından sonra İstanbul’a dönen Said Nursi, Mondros Ateşkes Sözleşmesi’nden sonraki dönem de rahat durmadı. 16 Mart 1920’de İstanbul’un İngiliz askerleri tarafından işgal edilmesi üzerine Hutuvat-ı Sitte adlı bir broşür bastıran Said Nursi, işgalcilere karşı halkı ve alimleri uyardı. İngilizler tarafından tehlikeli adam olarak görülen Said-i Nursi Anadolu hareketini açıkça destekledi. İstanbul ulemasının Kuvay-ı Milliye ve Kurtuluş Savaşı aleyhinde verdiği fetvaya, “işgal altındaki bir yerde bulunan sorumluların verdiği fetva irade özgürlüğü bulunmadığı için mualleldir” gerekçesiyle karşı çıktı.
Said Nursi’nin faaliyetleri Kuva-yı Milliye kadrosu tarafından da sempatiyle karşılandı. Nursi’nin Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa tarafından Ankara’ya davet edildiği, bu davet üzerine kendisinin 1922 sonlarında Ankara’ya geldiği ve Ulus’taki Millet Meclisi binası’nda resmi zevat tarafından karşılandığı ifade ediliyor.
İsyancı değildi, sürgün edildi
Cumhuriyetin kurucu kadrosuyla arasına ayrılık giren Said Nursi’nin, 10 maddelik bir beyanname hazırlayarak Meclis üyelerine dağıttığı ifade ediliyor. Bu beyannamede cumhuriyetin kurucu kadrosunu İslam’ın şiarlarına sahip çıkmaya çağıran Said Nursi’nin Atatürk ile bir- kaç kez görüştüğü de ifade ediliyor. Bazı rivayetlere göre Said Nursi, Şark Umumî Vaizliği, milletvekilliği ve Diyanet azalığı gibi teklifleri kabul etmeyerek Van’a döndüğü rivayet ediliyor. Artık ideallerini siyaset yoluyla gerçekleştiremeyeceği kanaatine ulaşan ve Ankara’dan umduğunu bulamayan Said Nursi 1923’ten sonra Van’a dönerek bir tür inzivaya çekildi.
Annesinin yanısıra özel katibi olan yeğeninin de vefat etmesiyle birlikte sosyal hayattan elini eteğini çekti. 1925’te meydana gelen Şeyh Said İsyanı sırasında Van’ın Erek Dağı’ndaki bir kilise kalıntısında yaşayan Said Nursi, isyanın bastırılmasından sonra bölgede nüfuz sahibi olduğu kabul edilen pekçok kişi gibi Batı illerine sürgün edildi. Şeyh Sait taraftarları isyandan biraz önce Said Nursi’yi kendilerini desteklemesi için teklifler götürdüler. Said Nursi’nin bu teklifleri reddettiği ve “Dahilde, bu milletin evlatlarına kılıç çekilmez” şeklinde konuştuğu belirtiliyor.
Kayıkla Barla’ya götürüldü
1926 yılının Şubat ayında, jandarma gözetiminde Eğirdir’den bir kayıkla Barla’ya getirilen Said Nursi, ilk geceyi polis karakolunda geçirdikten sonra “Muhacir Hafız” diye anılan Ahmet Karaca’nın evine yerleştirildi. Kısa bir süre bu evde ikamet eden Said Nursi, daha sonra ulu bir çınar ağacının yanındaki eve taşındı. Said Nursi’ye sempati duyan bir marangoz çınar ağacının tepesine tahtadan küçük bir barınak yaptı. Said Nursi ağacın tepesine kurulan bu barınakta gecelerini geçirdi. Günde bir tas çorba ve biraz da ekmek yiyordu. Hiçbir hediye kabul etmediği için kendisine getirilen yiyeceklerin de parasını ödüyordu.
İlk günlerde Said Nursi’ye yaklaşmaya ve onunla konuşmaya çekinen Barlalılar bir süre sonra çekingenliklerini bıraktılar. Barlalı Sıddık Süleyman ilk ve çok sevdiği talebeleri arasında yer aldı. 1924’lerden itibaren münzevi bir hayat yaşayan Said Nursi’nin Barla sürgünü hayatında yeni bir cephe açtı. Sürgün döneminde Kur’an’ın anlaşılması için kendini tümüyle tefekküre ve yazmaya verdi. Sözler, Mektubat ve Lem’alar’ın 13. cüzü sekiz senelik Barla sürgününde yazıldı.
Ülke çapında posta ağı kurdular
Said Nursi risalelerini bizzat kendi kaleme aldığı gibi talebeleri olan Şamlı Hafız Tevfik, Hafız Halid ve Muallim Galip Beylere de yazdırıyordu. Risaleler bölgedeki diğer talebelere ulaştırılarak, elle çoğaltılıyor, çeşitli yerlere gönderiliyordu. Adeta bir gönüllü Nur Postaları teşekkül etti. Polis baskısına rağmen ‘Risale-i Nur’lar hızlı bir biçimde elle yazmak suretiyle çoğaltılıyor, çeşitli menzillerdeki talebeler eliyle yurdun pekçok bölgesine gönderiliyordu. Nur Postaları şu şekilde çalışıyordu; Said Nursi hapiste ise başta kibrit kutuları olmak üzere eline geçen her uygun şeye yazıyor, bunları diğer koğuşlardaki talebelerine ulaştırıyor.
Hapisten de ya ziyaretçiler ya da Said Nursi’ye sempati duyan gardiyanlar eliyle dışardaki talebelere teslim ediliyor. Said Nursi’nin Risaleleri bu iş için hizmet etmeye kendini vakfetmiş yazıcılar tarafından süratle çoğaltılarak, diğer bölgelerdeki Nur talebelerine kuryeler vasıtasıyla teslim ediliyordu. Bu kuryeler Said Nursi’nin yazdığı müsveddeleri taşıdıkları gibi diğer bölgelerdeki talebelerin özel mektuplarını da aynı yollardan Said Nursi’ye ulaştırıyorlardı. Ülke çapında tam bir Risale-i Nur posta ağı kurulmuştu. Yeniden yazılan nüshalar bu kez de hata olup olmadığını kontrol için Said Nursi’ye geri götürülüyor, sonra aynı yollardan dağıtılıyordu. Said Nursi’nin kuryelerinden Abdullah Çavuş, “İslam köyden akşamleyin çıkardım. Mektup torbasını sırtıma atar, köylere uğrayarak şafakla birlikte Barla’ya Hocaefendi’ye ulaştırırdım. Sevinçle beni karşılardı. Sabah namazını birlikte eda eder, ondan sonra yatardım. Böylece ertesi gün de Üstad’tan müsveddeleri teslim alır, Barla’yı geceleyin terkeder, İslam Köyü’ndeki Hafız Ali’ye müsveddeleri ulaştırmak üzere dönerdim” diyerek Nur Postaları’nın çalışma şeklini açıklıyordu yıllar önce. Afyon Mahkemesi’nde Said Nursi’yi itham eden savcı ise çoğaltılan Risaleler’in 600 bine ulaştığını belirtiyordu. Bu rakamlar hükümetin aldığı önlemlerin sıkılaştırılmasına neden oluyor, ancak bütün baskılara rağmen Risaleler’in dağıtımı gizli olarak sürüyordu.
Solun önemli isimlerinden edebiyatçı Sabahattin Ali de Türkiye’den kaçmaya çalışırken Bulgaristan sınırındaki bir ormanda başı taş ya da sopayla ezilerek öldürülüyordu. Cumhuriyet döneminde pekçok solcu çeşitli illerde sürgün yaşamışlarsa da hiçbiri Said Nursi’nin rekor sayılması gereken sürgünün süresine yetişemedi. Cumhuriyet döneminin ilk 50 yılında Said Nursi ve Nazım Hikmet, iki farklı inanış ve düşünüşü temsil eden ve çilesini çeken iki simge isim olarak güncelliklerini koruyorlar.
Katran ağacına koruma
Said Nursi’nin Çam Dağı’nda üzerine ev yaptığı katran ağacı daha sonra talebeleri tarafından korumaya alındı. Kendi hayatını Eski Said ve Yeni Said olarak ikiye ayıran Said Nursi, Burdur sürgünüyle birlikte hayatının geri kalan kısmını Risale-i Nur’un yazımıyla geçirdi.
Pekçok önemli eserini sürgün yaşadığı yerlerde yazdı, pek çok risalesine sürgün yerlerinin isimlerini verdi, Barla Lahikası, Emirdağ Lahikası gibi. Barla’da münzevi bir yaşam süren Said Nursi, Barla sürgünlüğünde yaz gecelerini iki ağacın arasında bir hamakta tefekkür ederek yaşadı. Çok sıkı bir takip altında yaşadı, en küçük bir hareketi bile rapor edildi.
Dönemin hükümetlerinin şiddetli baskılarına rağmen Risaleleri kağıtlara yazılı olarak elden ele evden eve ulaştırıldı. Hükümet çareyi Said Nursi’nin sürgün yerini değiştirmekte buldu, ancak bu önlemler de yeterli olmadı. Yakın arkadaşı Eşref Edip, Said Nursi’nin çok sade bir şekilde yaşadığını, çektiklerinden ötürü hiçbir kimseye beddua etmediğini belirterek şu cümleleri kaleme alıyordu:
“Ona zulmedenlere beddua bile etmez. Onu zindanlara atanlara, ancak salah ve iman temenni eder. Gaye uğrunda ölüm, onun için basit bir şeydir. Kendisi bir çanak çorba, bir bardak su, bir lokma ekmekle tagaddî eder. Elbisesi pek basit ve fakiranedir. Beyaz Amerikan bezinden pamuklu bir hırka. Çamaşırını kirlenmeden değiştirir ve temizletir. Temizliğe fevkalade itina eder. Kağıt parayı tutmaz ve üstünde taşımaz. Mamelek namına dünyada hiçbir şeyi yok. Kendi için yaşamaz, cemiyet için yaşar.”
Gözümde ne Cennet sevdası ne de Cehennem korkusu...
Said Nursi yakın arkadaşı Eşref Edip’e şunları söylüyor “Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgam bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, ahiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına birşey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-i harplerde bir cani gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandim. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti. Işte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle, felaket ve musibetle geçti. Cemiyetin imanı, saadet ve selameti yolunda nefsimi, dünyamı feda ettim. Helal olsun. Onlara beddua bile etmiyorum. Çünkü, bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüz bin, yahut birkaç milyon kişinin-adedini de bilmiyorum ya, öyle diyorlar. Afyon Savcısı beş yüz bin demişti. Belki daha ziyade-imanını kurtarmaya vesile oldu. Ölmekle yalnız kendimi kurtaracaktım; fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşakkatlere tahammül ile bu kadar imanın kurtulmasına hizmet ettim. Allah’a bin kere hamd olsun. Sonra, ben cemiyetin iman selameti yolunda ahiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun.
Eceli onu Urfa’ya çağırdı
Ankara’ya verilen bir rapor Said Nursi’nin tayyarelerle takip edilmesine neden oldu. Raporda, Said Nursi’nin, cemiyetçilik ve tarikatçılık yapmadığı ancak onun bir sözüyle kendini feda edecek 200 bin talebesi olduğu belirtiliyordu.
1935’de yüz yirmi talebesiyle beraber, Eskişehir Mahkemesi’ne ve Hapishanesi’ne sevkediliyor. Eskişehir Hapishanesi’nde bir sene kadar yattıktan sonra, Kastamonu’ya götürüldü. Kastamonu’da polis nezareti altında sekiz sene kadar kalıyor. Said Nursi’nin Kastamonu’da talebesi olan merhum Mehmet Fevzi Efendi, 1970’li yıllarda MHP camiası tarafından da çok sevilen zatlardan biriydi. Said Nursi’nin sürgün gittiği her yerde pekçok talebesi oldu. Bunların bir kısmı hapis arkadaşlarıydı. Hapishaneleri Medrese-i Yusufiye olarak niteleyen Said Nursi, yıllarca süren hapislik hayatına yeni anlam katıyordu. Hükümet Said Nursi’yi il il gezdirerek bir bakıma istemeden de olsa Risale-i Nur talebelerinin çoğalmasını da sağlamış oldu. Said Nursi’yi sevenlerin sayısı hergeçen gün artacak, sonraki yıllarda bu potansiyel oy deposu olarak görülecekti. Süleyman Demirel bu potansiyeli en iyi değerlendiren siyasetçilerden biriydi.
Tayyareler Said Nursi’yi takip etti
Said Nursi 70 talebesiyle birlikte Kastamonu’dan Denizli Mahkemesi’ne sevkedilmek üzere Ankara ve Isparta’ya götürülüp, oradan da Denizli Hapishanesi’ne sevkedildi. Denizli Mahkemesi, Ankara Ağır Ceza Mahkemesi yoluyla, profesörler heyetine Risale-i Nur’u bilirkişi olarak incelettirdi. Bilirkişi heyeti Risaleler hakkında müspet rapor verdi. Bunun üzerine Said Nursî ve talebeleri, on aylık bir hapsin ardından serbest bırakıldılar. Mahkeme tarafından zaptedilen Risale-i Nurlar da sahiplerine iade edildi.
Said Nursi beraat ettikten sonra iki ay kadar, Denizli’de kaldı. Ne var ki çilesi burada bitmiyordu. Bakanlar Kurulu kararıyla Afyon’un Emirdağ İlçesi’ne sürgün edildi. Emirdağ’da hükümet doktoru ve İskan Müdürü Dr. Tahir Barçın tarafından nüfusa kaydettirildi. Artık mahkemelerde Said Okur olarak çağırılacaktı. Talebeleri ise Bediüzzaman Said Nursi’yi tercih ettiler. Emirdağ’da 4 senelik sürgünden sonra 1948 yılı başlarında 60 talebesiyle hapishaneye konuldu. 20 ay Afyon’da hapsedildi, 20 Eylü1 1949’da tahliye edildi. 2 ay Afyon’da ikamet etti.
Ankara’ya ürkütücü bir rapor
Afyon’da Said Nursi’nin evi, İçişleri Bakan’nın emriyle Afyon Valisi ve Emniyet Müdürü tarafından gece yarısı basıldı. Savcı evin aranmasına izin vermedi. Polis ancak ertesi sabah Said Nursi’nin kapısının kilidini kırdırarak odasını didik didik etti. Ertesi günlerde de tayyareler tarafından akşam saatlerine kadar takip edildi. Bunun sebebi Ankara’ya verilen bir rapordu. Raporda, Said Nursi’nin cemiyetçilik ve tarikatçilik yapmadığı, ancak onun bir sözüyle kendini feda edecek 200 bin Nurcu olduğu iddia ediliyordu. Endişelenen İçişleri Bakanı Said Nursi’nin adım adım izlenmesi talimatını veriyordu..
Said Nursi’ye yaklaşmak, onunla sohbet etmek cesaret isteyen bir işti. Pekçok talebesi hapiste Said Nursi’ye yardım ettikleri için taciz edildikleri gibi gardiyanlar tarafından falakaya yatırılıyorlardı. Afyon’dan Emirdağ’a gelen Said Nursi’nin etrafındaki baskı çemberi, 14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti’nin yönetime gelmesiyle az da olsa gevşiyordu.
Said Nursi Afyon Hapishanesi’nden sonraki dönemini Üçüncü Said olarak niteledi. Cumhurbaşkanı seçilen Celal Bayar’a tebrik telgrafı gönderdiği gibi, Kore’ye asker gönderilmesini tasvip edecek, hatta talebesi Bayram Yüksel de Kore’ye gidecekti.
Risale-i Nur yasağı yıllar sürdü
1951 yılında Eskişehir’i ziyaret eden Said Nursi, birbuçuk ay Yıldız Otel’de konakladı. Bu süre içerisinde Eskişehir’deki talebeleri ve diğer sevenleriyle hasret giderdi. 1952’de Gençlik Rehberi isimli eseri yüzünden hakkında bir dava da İstanbul’da açıldı. 22 Ocak 1952’de İstanbul’da görülen mahkemesinde izdiham yaşandı. 5 Mart 1952’de görülen duruşmada oybirliği ile beraat etti. İstanbul’dan Emirdağ’a giden Said Nursi, Samsun’ da açılan yeni bir dava nedeniyle Samsun’a gitmek için tekrar İstanbul’a geldi. Dava, gazeteci Ahmet Emin Yalman’ın 1953’de Hüseyin Üzmez tarafından silahla yaralanmasının ardından başlatılan bir tutuklama furyası sırasında açıldı. Dava konusu, Büyük Cihat gazetesindeki, “En Büyük İsbat” başlıklı bir yazısıydı bu kez.
Ağacına sarılıp uzun uzun ağladı
Hasta olduğu için rapor alarak güç bela Samsun yerine İstanbul mahkemelerinde ifade verdi. Mahkemeden çıkan karar beraatti. İstanbul’da üç ay kadar kaldı. Bu süre zarfında İstanbul’un Fethi’nin 500. yıldönümü kutlamalarına katıldı, hatta törenlere katılan Fener Rum Patriği Athenegors’la da görüştü.
İstanbul’dan Emirdağ’a dönen Said Nursi, 3 aya yakın bir süre kaldıktan sonra Eskişehir’e, oradan da Isparta’ya gitti. Barla’yı, ilk gözağrısı bu şirin beldeyi ziyaret etti. Kendisine ağaç üstüne barınak yapan talebelerinden marangoz Mustafa Çavuş’un evinin önünden geçerken gözyaşlarını tutamadı. Mustafa Çavuş, Said Nursi Kastamonu’da iken vefat etmişti, evin kapısında kocaman bir asma kilit vardı. Buradan 8 yıl kadar kaldığı eve giden Said Nursi bir süre dinlendikten sonra kendisini yalnız bırakmalarını rica etti. Said Nursi, tepesinde küçük bir ev olan vefakar ağacın yanına gitti, ağaca sarılıp uzun uzun ağladı.
Ecel onu Urfa’ya çekti
Isparta’ya dönen Said Nursi Barla ve Emirdağı’nı ziyaret etmeyi sürdürdü. 12 Nisan 1957’de Isparta Tugay Camii’nin temel atma törenine davet edildi. Talebesi Bayram Yüksel o günü şöyle anlatıyordu:
“Tugayın subayları Üstad’a bakıyorlardı. Hiç böyle bir zat görmemişlerdi. Kılık-kıyafeti şeair-i İslamiye’yi gösteriyordu. Elinde şemsiyesi, gözünde güneş gözlüğü vardı. Bütün nazarlar Üstadımız’daydı; herkes birbirine ‘Bu zat kim?’ diyorlardı. Bir yüzbaşı koşarak sandalye getirdi, ‘Buyurun efendim, oturunuz’ dedi. Üstad teşekkür ederek oturdu. Tugay komutanı çok güzel bir konuşma yaptı. Üstadımız da dinledi. Konuşması bittikten sonra tugay komutanı Üstadımız’a işaret ederek, ‘Hoca Efendi camiye harcı koysun’ dedi. Üstad ‘Bismillah’ dedi ve harcı attı. Tugay Komutanı Feyzi Fırat Bey, Üstadımız’a ve Isparta halkına teşekkür etti. Ondan sonra birçok subay Üstad’a karşı hürmetle alakadar oldu.”
1960 yılına doğru artık yorulmuş ve hastalığı da artmıştı. Ömrünün son günlerini yaşadığını idrak ediyordu. Batı Anadolu’da uğradığı son durak İsparta’ydı. 19 Aralık 1959’da Ankara gitti, Emirdağ ve Konya’yı ziyaret etti. Ankara ve İstanbul’a gitti. Hükümet Emirdağ’a gitmesini istedi. 20 Ocak 1960’da Emirdağ’dan İsparta’ya döndü. Kısa bir süre Afyon ve Emirdağ’da kaldıktan sonra zatürreeye yakalandı. 19 Mart günü sabah namazından sonra dostlarıyla vedalaşarak İsparta’ya döndü. Bir Ramazan ayıydı. Resmi makamlar onun il dışına çıkmasını yasaklamışlardı. Memleketinden çıkalı 34 yıl olmuştu. Ama daha çok Ispartalı, Barlalı, Emirdağlı, Eskişehirli ve Kastamonulu’ydu. Yine de bir memleket özlemi vardı içinde. Hastalığı da giderek artıyordu. 20 Mart 1960 günü uyandıktan sonra ilk sözü, “Gideceğiz” oldu. İlk istikamet Urfa’ydı. Talebeleri yolculuğa çıkmasını istemediler. Son derece kararlıydı. Hüsnü Bayram, Bayram Yüksel ve Zübeyir Gündüzalp’ın kolları arasında arabaya bindirilerek gizlice kaçırıldı.
“Urfa’dan derhal geri götürün”
Said Nursi’nin Isparta’dan ayrıldığı haberi kısa sürede polise ulaştı. Yol üstündeki kasabalara vilayetlere telgraflar çekildi. Hiçbir yerde eğlenmeden yola devam eden araç, Konya, Adana yoluyla ertesi sabah Urfa’ya ulaştı. Said Nursi İpek Palas Otel’in 27 numaralı odasına çıkarılarak yatırıldı. İçişleri Bakanı Namık Gedik, derhal İsparta’ya geri gönderilmesi talimatı verdi. Hastalığı ağırlaşan Said Nursi’nin hareket etmeye takati yoktu. Talebelerinin, “Üstad çok hasta, yola dayanamaz” sözleri ise yetkililer tarafından, “Bakanlıktan emir var, derhal Urfa’dan çıkacaksınız, gerekirse ambulans veririz. Nasıl çıkıp geldiyse, aynı şekilde dönecek” denilerek karşılandı. Bu arada Urfalılar da İpek Oteli’nin önünde biriktiler ve Said Nursi’yi ziyaretlerini sürdürdüler. Polisin “geri dön” sözlerine Said Nursi, “Ben buraya dönmeye gelmedim. Burada kalacağım, belki burada öleceğim” diyerek karşılık verdi. Belediye başkanı ve DP il yöneticileri de emniyet müdürü ve validen ağır hasta Said Nursi’yi rahat bırakmaları istediler.
Bir otel odasında son nefesini verdi
Hükümet tabibinin yolculuk edemeyecek kadar hasta olduğuna dair raporu dahi etkili olmadı. Ankara’ya açılan telefonların, telgrafların haddi hesabı yoktu. Ramazan’ın 27. günü, yani Kadir Gecesi’ydi, takvimler 23 Mart 1960’ı gösteriyordu. Sabah namazı için Said Nursi’yi kaldırmak isteyen talebeleri ondan ses alamadılar. Cumhuriyet döneminin en renkli ve en tartışmalı kişiliği olan, ömrü esarette, hapiste ve sürgünde geçen Said Nursi son nefesini vermişti. Said Nursi, 24 Mart Perşembe günü 1960’da onbinlerce insanın göğe yükselen tekbir sesleri arasında ve hafif hafif çişeleyen bir yağmur eşliğinde Halilurrahman Dergahı’nda toprağa veriliyordu.
Ne var ki vefat ettiği halde Said Nursi’nin Urfa’daki misafirliği topu topu 3 ay 18 gün sürecekti.
ÜSTAD ISPARTA’DAN URFA’YA GİZLİCE KAÇTI
Said Nursi’nin talebesi merhum Bayram Yüksel Urfa günlerini anlatıyor:
“20 Mart 1960 saat tam dokuzdu. Evinin önünde caddede iki polis bekliyordu. İnönü, Menderes’e hücum etmişti. O zaman hükümet bildirisi olarak radyoda ‘Said Nursî’nin Emirdağ ve Isparta’da oturması tavsiye olunur’ diye okumuşlardı. Polisler, ekseri Ankara veya İstanbul’a gider diye çok korkuyorlardı.
Onun için çift polis bekliyordu. Araba hareket etmeden, ev sahibi Fitnat Hanım, arabanın yanına geldi. Üstadımız, ‘Hemşirem Allah’a ısmarladık, bana dua edin, çok rahatsızım’ demişti. Fitnat Hanım’ın gözleri yaşarmıştı. Fitnat Hanım’dan polisler geldiğinde onları bir süre oyalamasını, kapıyı açmamasını istedik.
Urfa’ya saat onbirde girdik. Doğru Kadıoğlu Camii’ne gittik. Abdullah Yeğin ağabey oradaydı. Üstad, ‘Çabuk gidelim beklemeye vaktim yok’ dedi. Abdullah ağabeye sorduk, ‘Hangi otel temiz ise, bizi oraya götür.’ İpek Palas’a gittik. Üstad’ı indirirken çok kalabalık bir cemaat geldi, daha çokları Üstad’ı bilemiyordu. Otelin üçüncü katına çıkardık, kollarımızın arasından kendini yere atıverdi. Koltuklarına girerek yatacağı odaya götürerek yatırdık. Köşede, 27 numaralı oda idi. Halk Üstad’ın Urfa’ya geldiğini duyunca, İpek Palas’a doğru akın etmeye başladı.
Isparta’da olsun, Emirdağ’da olsun, hasta olduğu zaman kimseyi yanına almazdı. Urfa’da ise hiç kimseye itiraz etmedi. Bütün Urfalılar’ı kucaklıyordu. Biz bilemedik. Mübarek Üstadımız’ı bütün Urfalılar ziyaret ettiler. Üstad hiç itiraz etmedi. Hem tahammül etti, hem de yatmadı.
Üstad 24 Mart, sabaha karşı vefat etti. Mübarek naaşı öğle namazından sonra İpek Palas’tan alındı ve iki saatte ancak dergaha gidebildi. Müthiş bir kalabalık vardı. Urfalılar dükkanlarını kapamışlardı. Cenazesini Molla Abdülhamid Efendi yıkadı. O gece cenazesi camide kaldı. Civar illerden, kaza ve köylerden gelen çok kalabalık bir cemaatle sabaha kadar hatimler okundu.
Cenaze Cuma günü kaldırılacakken Urfa’da çok fazla izdiham olmasından dolayı vazgeçildi. Bir de Isparta milletvekilleri Menderes’e çıkarak, Üstad’ın cenazesini Isparta’ya götürmek istediklerini söylemişler. “Urfa halkı bunu duyunca, ‘Biz buradan cenaze vermeyiz’ dediler.
Sadece Türkiye’den değil, dış devletlerden duyanlar da cenazesine geliyorlardı. Urfa Valisi Şerafettin Atak, bizi çağırdı ve rica etti. ‘Cenaze Cuma günü kalkacaktı, çok fazla dahilden ve hariçten kalabalık gelmeye başladı, rica ediyorum, biz bugün ikindi namazını müteakiben cenazeyi defnedeceğiz’ dedi. Aniden belediye hoparlörüyle ilan edildi. Perşembe günü ikindi namazını müteakiben, vali ve belediye reisi de dahil olmak üzere cenaze namazı kılındı. Perşembe günü ikindi namazını müteakip dergahta defnedildi. Emniyet mülahazasıyla askerî birlikler, Urfa’nın etrafını tanklarla çevirmişti.
RİSALE-İ NUR’LARA 1500 DAVA AÇILDI
Said Nursi’nin kaleme aldığı ‘Risale-i Nur’ların serbest bir şekilde neşredilmesi çok zaman aldı. Bu konuda büyük bir hukuk mücadelesi verildi. Isparta’da bir başka savcı, Said Nursi’nin, eserleri ve talebeleri hakkındaki Türkiye’de açılmış tüm davaları birleştirmek istedi, fakat Sorgu Hakimliği’nin incelemeleri sonucunda sözkonusu talep 1956 yılında reddedildi. Said Nursi’nin Afyon’da hapsedilmesinden önce Nur Risaleleri 1947’den itibaren teksir makinasıyla Isparta ve İnebolu’da neşredilmeye çalışıldı. Afyon Mahkemesi, 1956’da Diyanet İşleri Riyaseti Müşavere Kurulu’nun bütün Risale-i Nur Külliyatı’nı tek tek inceleyerek her bir Risale hakkında, olumlu ve yararlı Kur’anî bir tefsir olduğuna ilişkin raporu üzerine Nur Risaleleri’nin beraat ve iadesine karar verdi. Nur Risaleleri hakkında yüzlerce dava açılmasına karşın bu davalar tek tek beraatle sonuçlandı. Her Nur Risalesi hakkında dava açıldı, bunların toptan neşri için izin çıkması ise neredeyse 1970’leri buldu. Nur Risaleleri, müellifinden daha uzun bir süre yasaklara maruz kaldı. 40-50 yıl yasaklı kalan Risaleler bugün serbestçe neşrediliyor.
Ne bir ev bıraktı ne de bir mezar
Said Nursi hakkında 700 civarında kamu davası açıldı. 1926’dan 1960’a rejim aleyhtarı olmak ve gizli cemiyet kurmakla itham edilen Said Nursi, bu suçlamalardan beraat etti. Polis tarafından çok sıkı şekilde takip edilen ve bütün hayatı zapt ü rapt altına alınan Said Nursi’ye yönelik 20’ye yakın zehirle öldürülme girişimi olduğu rivayet ediliyor. Said Nursi bazı risalelerde bu girişimleri zikretti. Uzun bir süre Risale-i Nur bulundurmak, okumak, dağıtmak yasaklandı. Nur Risaleleri hakkında bin beşyüz kadar kamu davası açıldı. Bu davalarda yüzlerce talebe yargılandı. Nur Talebeleri, Türk Ceza Kanunu’nun 163. maddesine göre “devletin temel nizamını dini esaslara uydurmak” fiili ile suçlandılar. Bine yakın davada medreselerde ve evlerde ele geçirilen Risale-i Nurlar, rahle, tesbih ve namaz takkeleri suç unsurları olarak gösterildi. İkinci Abdulhamit, İkinci Meşrutiyet, İttihat ve Terakki ile Cumhuriyet dönemini fırtınalı bir şekilde yaşayan Said Nursi’nin bugün mezarı dahi meçhul. 35 yıl kendi evinde yaşamaya fırsat bulamadığı gibi, evlenmeyi de göze alamayan Said Nursi’den geriye kalan tek miras ise Risale-i Nur oldu.
‘Fatiha uzaktan da olsa ruhuma gelir’
Şanlıurda’daki mezarından çıkarılarak askeri bir uçakla Afyon’a, oradan da ambulansla Isparta’ya götürülen Said Nursi’nin naaşı kamuoyuna açıklanmayan bir yere defnedildi.
Şanlıurfa’daki İpek Palas Otel’inin 27 numaralı odasında 23 Mart 1960 günü son nefesini veren Said Nursi, Halilurrahman Dergahı’nda toprağa verildi. Yaşadığı sürece ciddi bir problem olarak görülen Said Nursi’nin naaşına da rahat verilmedi. Urfa’daki mezarı 27 Mayıs 1960’daki askeri darbeden kısa bir süre sonra gizlice açılarak gizli tutulan bir yere nakledildi. Naaşın nakledilmesini sadece sınırlı sayıda insan biliyordu, bunlar arasında kardeşi Abdülmecit Ünlükul ile birkaç talebesi vardı.
Kayıp mezar olayı yıllarca gündeme getirilmedi. Son 15 yılda içerisinde kayıp mezar hakkındaki giz perdesi aralanmaya başladı. Bu konunun gündeme gelmemesinde talebelerinin büyük bir payı var. Said Nursi talebelerine mezarının gizli tutulmasını ve birkaç kişi dışında kimsenin bilmemesini vasiyet etmişti. Talebeleri de bu vasiyete hep uydular.
Mezarı sırrını koruyor
Kaderin bir garip cilvesiyle, dönemin askeri yönetimi de Said Nursi’nin naaşını Urfa’daki mezarından çıkartırıp, meçhul bir yerde defnettiler. Böylece deyim yerindeyse bu vasiyetin gereğini yerine getirdiler. Cumhuriyet dönemi dahil yakın tarihimizde, Said Nursi’den başka, mezarından çıkarılarak meçhul bir yere naaşı nakledilen bir kişi bilinmiyor. Said Nursi’nin naaşının uçaktan Akdeniz’e atıldığı da ileri sürülmesine rağmen, yakınları ve talebeleri bunun doğru olmadığını, naaşın Isparta’da defnedildiğini belirtiyorlar. Bir başka rivayete göre, Said Nursi’nin naaşı Isparta Yenice Mahallesi Mezarlığı’ndan en yakın birkaç talebesi tarafından çıkarılarak Emirdağ ya da Barla’da defnedildi. Rivayetler muhtelif, ancak Said Nursi’nin mezarı hala meçhul.
Türkeş: Nakil emrini MBK vermedi
Said Nursi sağlığında mezarının istinatgah olarak kullanılmamasını şiddetle tavsiye etmesine rağmen, mezarı adeta türbeye dönüştürüldü. Dönemin DP Hükümeti, bu konuda endişe duymasına karşın halkın tepkisinden çekindiği için bir şey yapamadı. Said Nursi’nin naaşı 27 Mayıs 1960’daki askeri darbeden sonra Milli Birlik Komitesi tarafından verilen talimat üzerine kabrinden çıkarılarak meçhul bir yere götürüldü. Said Nursi’nin naaşının kaldırılması emrini 27 Mayıs’ın Devlet Başkanı yaptığı Org. Cemal Gürsel’in vediği öne sürülüyor. Emri yerine getiren Cemal Tural’dı. Olayın ayrıntıları 35 yıl sonra, o dönemde Milli Birlik Komitesi Üyesi olan MHP Lideri Alpaslan Türkeş tarafından anlatılacaktı. Said Nursi’nin kardeşi Abdulmecit Ünlükul da nakil olayı hakkında ilginç bilgiler verecekti. 1963’de Hindistan’dan sürgünden döndükten sonra siyasete atılan Türkeş, Said Nursi’nin kayıp mezarı hakkında sorulara muhatap kaldı. Uzun yıllar suskunluğunu koruyan MHP Lideri Türkeş, gazeteci Hulusi Turgut’a 1995 yılında anlattığı anılarında kayıp mezarla ilgili açıklamalarda da bulunuyordu.
Kızıloğlu gündeme getirdi
Türkeş, kayıp mezar ile ilgili yaptığı açıklamalarda nakil olayının Milli Birlik Komitesi toplantısında gündeme geldiğini belirtiyordu. Konuyu gündeme getiren askeri yönetimin İçişleri Bakanı emekli general İhsan Kızıloğlu’ydu.
“İhsan Paşa elinde bir dosya ile geldi. Bir konuda bilgi vermek istediğini söyledi. Paşanın Komite’ye anlattıklarına göre, 27 Mayıs’tan önce, Urfa’da vefat edip, oraya defnedilen Said Nursi’nin kardeşi, kendilerine bir dilekçe vermiş, ismi Mehmet olabilir, ama soyadı, kardeşinin soyadına benzemiyordu. Dilekçe sahibi, ‘Ben Konya’da oturuyorum, oysa ağabeyimin mezarı Urfa’da. Sık sık ziyaret etmek istiyorum, ama iki şehrin arası uzak olduğu için her zaman ziyaret imkanı bulamıyorum’ demiş. Paşa bize bunları anlattıktan sonra, ‘Said Nursi’nin kardeşi kabir nakli istiyor’ dedi. Dilekçe MBK’da Kızıloğlu tarafından okundu ve üyelere gösterildi” diyen Türkeş, “Komitenin izin vermesi halinde, Cemal Gürsel Paşa’ya da arzedileceğini belirtti. Milli Birlik Komitesi kabrin nakline izin verdi. Gelişmeler hakkında, İçişleri Bakanlığı tarafından bilgi sunulması da hatırlatıldı. Olayın bize yansıyan şekli budur. Biz olayı böyle biliyoruz. Kızıloğlu’nun verdiği bilgi dışında bir ayrıntı alamadım. Zaten 13 Kasım oldu, biz yurt dışına çıkarıldık. Olayın komiteye sunulan kısmını biliyorum” şeklinde konuşuyordu.
Dilekçe zorla imzalatıldı
Kayıp Mezar olayının Türkeş’e yansımayan bir başka yüzü vardı. Türkeş’in dilekçe sahibi olarak sözünü ettiği Said Nursi’nin kardeşi, Konya’da öğretmenlik yapan Abdulmecit Ünlükul’du. Nakil için herhangi bir talebi olmamıştı. İşin gerçeği, Ünlükul, askeri yönetimin talimatıyla hazırlanan dilekçeye imza atmak zorunda kalmıştı. Türkeş’in dile getirdiği dilekçe metni anlattığı gibiydi. Necmettin Şahiner’in 1988’de neşredilen “Bilinmeyen Yönleriyle Bediüzzaman Said Nursi” isimli kitabında dilekçeyi imzalatanlar Konya’ya gelen Urfa valisi Necdet Yalçın ve General Cemal Tural olduğu belirtiliyor. Ünlükul şöyle anlatıyordu:
‘Kağıdı lütfen imzalayın’
“Temmuz ayının başlarında ve abimin vefatının beşinci ayıydı. Öğle namazı vaktinde Birinci Şube Şefi İbrahim Yüksel geldi. Sizi vali bey çağırıyor dedi. Vilayete gitik. İçeri girdiğimizde 3 general vardı. Biri Cemal Tural, biri de Refik Tulga idi. Tulga II. Ordu Komutanı ve Geçici Konya Valisi’ydi. Tural bana, ‘Abinizin kabrini şark ahalisi ve güney sınırımızdan kaçak gelip ziyaret edenler var. Nazik bir durumdayız. Sizin de iştirakiniz ile kabrini İç Anadolu’ya nakledeceğiz. Şu kağıdı lütfen imzalayın dedi ve benim ağzımdan yazılmış bir dilekçe uzattı. ‘Benim böyle bir isteğim yok, ne olur hiç olmazsa kabrinde rahat etsin’ dedim, ancak imzalamaya mecbursun biz zor durumda bırakma dediler.”
Askerler önce çok korktular
Ünlükul, 12 Temmuz günü Askeri uçakla Diyarbakır’a, oradan da başka bir uçakla Urfa’ya gittiklerini belirterek, Said Nursi’nin naaşını çıkardıklarını belirtiyordu. “Beni askeri vasıtayla yine askeri bir binaya götürdüler. Akşam olduktan sonra beni bir jiple bir yüzbaşı refakatinde ve bazı erlerle beraber Halilurrahman Dergahı’na götürdüler. Caminin avlusunda iki tabut vardı. Bazı askerler dolaşıyorlardı. Yanıma bir doktor geldi, ‘fazla merak edip üzülmeyin, üstadı Anadolu’ya naklediyoruz. Onun için sizi buraya getirdiler’ dedi.
Doktorun bu sözleri üzerine sinirlerim tamamen bozulmuştu, ağlıyordum. Doktor askerlere ‘Bu tabutu açıp, öbür tabuta alacağız’ diyor fakat erler çekiniyor ve korkuyorlar. ‘Biz yapamayız, çarpılırız’ dediler. Fakat doktor, ‘kardeşlerim, biz emir kuluyuz, ne yapalım mecburuz’ dedi. Hep beraber tabutu açtık” diyen Ünlükul, “Bütün işler bittikten sonra bir askeri cemseye bindim. Doğru uçağın yanına. Caddelerde süngülü askerler geziyordu. Az sonra Afyon’a indik. Oradan da bir ambulansla Isparta’ya doğru hareket ettik. Önümüzde arkamızda askeri vasıtalar refakat ediyordu. Sabaha karşı Isparta’ya vardık. Önceden hazırlanmış mezara üstadı defnettiler” şeklinde konuşacaktı.
1926’dan 1960’a kadar sürgünde yaşayan ve bir otel odasında son nefesini veren, sevenlerinin ‘Bediüzzaman’ dediği Said Nursi’nin 83 yıllık hayatı ibret vericiydi.
KAYIP MEZAR SIRRINI KORUYOR
Abdulmecit Ünlükul, Said Nursi’nin mezarı hakkında, ağabeyinin birkaç talebesi dışında kimseye bilgi vermedi. Bu talebelerden biri merhum Bayram Yüksel’di. Said Nursi’nin bir çok kez Yüksel’e, “Kabrimi sen bekleyeceksin” demişti. Kabrinin bir istinatgah ya da ziyaretgah haline getirilmemesini, bu nedenle yerinin dahi bilinmemesini vasiyet ettiği için naaşı talebeleri tarafından Isparta’daki mezarından gizlice kaldırılarak başka yere defnedildi. Mezarın Emirdağ ya da Barla’da olduğu tahmin ediliyor. Bir başka rivayete göre Said Nursi turistik bir belde olan Davraz Dağı eteklerinde yatıyor. Son iddiayı güçlendiren ise Said Nursi’nin Emirdağ Lahikası’nda yer alan şu sözleriydi: “Marangoz merhum Barlalı, harika sadakatli Mustafa Çavuşun tam yerine geçen Medrese-i Nuriyenin tam çalışkan kahramanlarından marangoz Ahmedin benim için Savanın Davraz Dağında berzahi ve uhrevi bir menzil, bir mezar düşünmesi ve yazması, beni çok sevindirdi ve hazinane ağlattırdı.”
Ne merhum Bayram Yüksel ne de diğer talebeleri Said Nursi’nin mezarı konusunda tek bir cümle etmediler. Hatta kayıp mezar tartışmalarından ve bu konuda yapılan araştırmalardan da rahatsız oldular.
KABRİNİN GİZLENMESİNİ VASİYET ETTİ
Naaşı bilinmeyen bir yere nakledilen Said Nursi sağlığında talebelerine ve sevenlerine, öldüğünde kabrinin yerinin bilinmemesini tavsiye etti. Onun için kendi cismi değil Risale-i Nur önemlidir. Yaşatılması ve korunması gereken en önemli dava budur. Emirdağ Lahikası’nda Said Nursi, kabriyle ilgili olarak şu vasiyette bulunuyor:
Dostlar uzaktan ruhuma Fatiha okusunlar, manevi dua ve ziyaret etsinler. Kabrimin yanına gelmesinler. Fatiha uzaktan da olsa ruhuma gelir. Risale-i Nur’daki azami ihlas ile bütün bütün terk-i enaniyet için buna bir manevi sebep hissediyorum.. Kendini Risale-i Nur’a vakfetmiş olan, yanımda bulunanlardan nöbetle birer adam kabrimin yakınında olup, bu manen, lüzumsuz ziyarete gelenlere bildirsinler. Benim kabrimi gayet gizli bir yerde, bir iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lazım geliyor. Bunu vasiyet ediyorum. Çünkü, dünyada sohbetten beni men eden bir hakikat, elbette vefatımdan sonra da o hakikat bu surette beni mecbur ediyor.
Bu dehşetli zamanda, eski zamandaki firavunların dünyevi şan ve şeref arzusuyla heykeller ve resimler ve mumyalarla nazar-i beşeri kendilerine çevirmeleri gibi, enaniyet ve benlik, verdiği gafletle, heykeller ve resimler ve gazetelerle nazarları, mana-yı harfiden mana-yi ismiyle tamamen kendilerine çevirtmeleri ve uhrevi istikbalden ziyade dünyevi istikbali hayal edinmiş olmaları ile, eski zamandaki lillah için ziyarete mukabil, ehl-i dünya kısmen bu hakikate muhalif olarak mevtanın dünyevi şan ve şerefine ziyade ehemmiyet verir. Öyle ziyaret ediyorlar. Ben de Risale-i Nur’daki azami ihlası kaçırmamak için ve o ihlasın sırrıyla, kabrimi bildirmemeyi vasiyet ediyorum.
Hem şarkta, hem garbda, hem kim olursa olsun, okudukları Fatiha’lar ruha gider. Dünyada beni sohbetten men eden bir hakikat, elbette vefatımdan sonra da o hakikat bu suretle beni sevap cihetiyle değil, dünya cihetiyle men etmeye mecbur edecek.

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 1010 defa okunmuştur
Siz bu yazıyı okuyan counter şanslı kişiden birisiniz..

Hiç yorum yok: